ŞEHİR

AYLIK KÜLTÜR VE EDEBİYAT DERGİSİ-MAYIS 2007

MERHABA…

 

Yeni bir sayımızda daha sizlerle olmaktan mutluluk duyuyoruz.

Hepimizin de bildiği gibi ülke yeni bir süreçten geçiyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türkiye'de bir kriz yaratacağı açıkça görülüyordu. Hükümet, bunu önlemek için gerekli adımları atmak yerine, ideolojik davranmayı tercih etti ve beklenenden daha ciddi bir belirsizlik ortamı ortaya çıktı.

Bugün Türkiye'nin, laik düzeni insanların belirlediği yasaların yerine, Tanrı'nın yasalarının getirilmesi gerektiğine inananlar nedeniyle zorunlu bir süreçten geçiyor. Bu kişilerin en büyük dertleri de laik Türkiye'nin karşısında durmalarıdır.

Bunu başarabilecekler mi?

Elbette hayır…

14 Nisan'da Ankara Tandoğan'da, 29 Nisan'da İstanbul Çağlayan'da olağanüstü, Cumhuriyet tarihinde daha önce benzerleri görülmemiş iki büyük miting yapıldı. Bu arada, çağın teknolojisine uygun, internet üzerinden bir muhtıra da yayınlandı. Bütün bunların emperyalizmin uşaklığını yapan ve ulusal onuru- muzu zedeleyen siyasetçilere verdiği önemli mesajlar vardı.

Takip ediyoruz ki, bunları algılamış değiller.

***

Ruşen Hakkı, Prof. Dr. Cengiz Ertem, Ahmet Özer, Mehmet Yaşar Bilen ve Burhan Günel'den oluşan Ş.Avni Ölez Şiir Ödülü seçici kurulu, yaptığı değerlendirme sonucunda, 2007 Yılı Ş. Avni Ölez Şiir Ödülü'nün Bülent Güldal ve Asım Öztürk'e verilmesini kararlaştırdı. Dergimiz şairleri olan bu iki güzel insanı yürekten kutluyoruz.

***

Yine dergimiz kurucularından, üretken şair ve yazar dostumuz Fahrettin Koyuncu'nun yeni çocuk kitabı "Sözcüklere Kuşlar Konar" yayınlandı. Kendisini yürekten kutluyor ve başarılarının devamını diliyoruz.

***

Güzel insan güçlü dost, değerli büyüğümüz Öner Yağcı da ilk kez şehir ailesine katıldı. Bundan son derece mutluluk duyuyoruz... Hoşgeldin Öner Ağabey...

Bu sayımızda da aramıza yeni dostlar katıldı; Yılmaz Uçar ve Fatma Bilkay gibi. Kendilerine de hoş geldiniz dileklerimizi iletiyoruz. Görüşmek dileğiyle…

ALEVDEN SÖZCÜKLER

 

Hidayet Karakuş

 

derinden süzülür gelir balım

açar pembe gül gözeneklerini

köklerini tadar toprak

aç ve sargın kök uçlarını

havalanır kanatlanmış gibi

acıyı ateşle boyar suyla yakarım

 

başı dik alnı rüzgarlarda

dolaşır dere tepe dağ bayır

bir gezgine döner dilim

yüzünden yayılır

yürek kamaştıran ışık

teninden uçurumlar aşar gelirim

 

buluştukları yerde sevinir

elimiz gövdemiz

dalgalanır deniz dipleri

uzanır boylu boyunca

çılgın akar ateşten bir nehir

 

odamızda yatak uyanır

fısıldaşır kapı dolap duvar

ilk dokunduğun yerde bir tomurcuk

titreşir gün ışığında ağaçlar

sesinden yükselir yeni bir yalım

zaman bir kan çıbanı gibi zonklar

 

alevden sözcükler yakar dilimi

omuz başından bulut kümeleri geçer

ısınır göğüsleri gök avlunun

avuçlarında kuşları şakıyan bir İzmir

körfezinde kızgın bir denizatı yüzer

süt dişleri çıkar bir yağmurun

 

FOSİL

 

Burhan Günel

 

Hani teninde yitirdiğim parmaklarım

dokundukça uzardı boynunda

taşa gömülüp öylece kalmışım

duruyor üzerinde özlem sıcaklığı hâlâ

kirpiğini yastığımda bırakmışsın

çiyler oluşmuş boylu boyunca 

ayrı geçen günlerden özleyişlerden

toplamaya başladım taş yatağın içinde

uysallığını o buğday ve çimen gövdenin

hâlâ yanıyor mavi ışığı gecenin

umulmadık derinlikler edinmiş kendine

daha durudur bakışların göklerden

söz taşlaşırken yeniden

ellerini öpüyordu ellerim

 

Çekip alsam taşa konuk ve uyuyan

bin yıllık o fosili sana sunsam

gözlerim kararmışken yalnızlığından

ışığınla kör etsen yeni baştan…

 

GEÇ KALMA

 

Mithat Yaban

 

Gül dalında goncasın

Sevip koklamaya hazır

Ayda yıldızlarda gez dolaş

Yaşamın henüz ilkbaharındasın

 

İyilik kötülüğü yenecek

Güneş yarın yine doğacak

Sevmekte geç kalma

İnsanların umudu hiç bitmeyecek

İKİLİK

 

Necdet Tezcan

 

İki sevginiz olacaktı sizin

Biri açık biri kapalı

Birinde gökyüzü

Öbüründe yağmur

 

İki geleceğiniz vardı sizin

Biri bir adım ileri

Öbürü bir adım geri

Biri yalınsa

Diğeri örtülü

 

İki rüzgarınız olacaktı sizin

Biri meltemse

Öteki tufan

Eserdi

Biri doğudan

Biri batıdan

 

Ve

İki gülünüz vardı sizin

Biri al mı al

Öbürü sapsarı

İlki siz ağlarken açan

Öteki siz gülerken solan

 

İZMİR KİTAP FUARI’NDAN GÖRÜNTÜLER

 

Bülent Güldal

 

1.

Kitap fuarlarının orman kokusu oldu bitti çeker beni. Bir bahane ya-ratıp evin hallerinden kutru-labilirsem, bir günlüğüne de olsa kitapların arasında soluklanmak için koşaradım giderim fuara. Nisan'ın ilk günlerinde sevgili şairim Ahmet Günbaş'la 1 nci Uluslararası Edebiyat Etkinliği'ne katıldığımdan, İzmir Tüyap'a gitmemin zor olacağını düşünürken, Ş. Avni Ölez Şiir Ödülü'nü Asım Öztürk'le paylaştığım haberini aldım. Hayat, evin halleri'ne ince bir çalım atmıştı benim yerime. Kavgasız, gürültüsüz, kimseleri kırmadan, kırılmadan  serin bir Nisan sabahı'nda yola koyuldum.

Şiir Bahçesi'nin titiz,çalışkan,pırıl pırıl insanı Ahmet Günbaş'a uğradım ilkin. Çiğli'de bir çay molasında şiiri, hayatı konuştuktan sonra fuara doğru hareket ettik. Bahar çiçeklerinin arasından geçip kitap standlarının açıldığı koca binaya girdiğimizde, orman kokusunun yürek serinleten ferahlığı yayıldı damarlarıma. Günbaş'ın Hayal Yayınları tarafından basılan Erken Ölümlü Şairler Antolojisi'ni aldım hemen. Ender Sarıyatı ve Ali Rıza Ertan kitaplarından sonra yine müthiş bir güzellik yaratmıştı Günbaş; kirli siyaset ve çekememezlik kulvarlarında birbirini yiyenlere ders verircesine insana sarılmıştı.

            Hülya Deniz Ünal'ın gülen yüzünün eşliğinde bir fincan kahvesini içip şiiri konuştuk. Kitapların arasında bir öykü prensesi gibi oturan Mavisel Yener'e başarılar diledik. Kirli rüzgârların karşısında dimdik duran Fergun Özelli'nin yeni çıkan kitabını kutladık. Sevgili Timuçin Özyürekli'ye rastlamam ayrı bir güzellikti benim için. Şiirinin izini dergilerden sürdüğüm Atilla Er'i daha yakından tanıdım bu kez; Saçlarımın Şımarık Rengi isimli kitabından topluca okuduğum şiirleri vazgeçilemez dostlarımdan kıldı onu. Mehmet Sarsmaz'ın dost selamıyla sarsıldık. O, yeni kitabının adını Büyük Başarısızlık olarak koymuş ama derin bir denize doğru koşan sözcüklerin esintisini buldum ben sayfaların arasında.

     

2.

            Ödül törenin yapılacağı Çınar Yayınları salonuna geldiğimizde, genç bir delikanlı gibi titriyordu elim ayağım. Seksenli yıllardan tanıdığım sevgili Burhan Günel ve Mehmet Yaşar Bilen'in kucaklayıcı dostluklarıyla rahatladım biraz. Sevgili Tacim Çiçek'in ödül alan şairleri tanıtıcı konuş-masından sonra, Sayın Burhan Günel de kapsamlı ve güzel bir konuşma yaptı. Benim için en güzel sürpriz; Tacim Çiçek'in, Ahmet Günbaş' tan benim şiirimi anlatmasını istemesiydi. Yüreğimi bahardan bir bahçeye döndüren konuşması dönüp duruyor beynimde Günbaş'ın. Yaşadıkça dönecek de.

Aynı günün akşamında, öğretmenevinde devam etti şiir sohbetimiz. Burhan Günel, M.Yaşar Bilen,Tacim Çiçek, Asım Öztürk, Atilla Er, S. Ünal, M. Kaplan ve candan dostların arasında şiirle türküyle çoğalttık zamanı. Ahmet Günbaş, evin hallerine uyarak katılamadı geceye.Hüseyin Yurttaş, Foça etkinliklerindeydi. Dolayısıyla gelemedi. M.Yaşar Bilen ve Burhan Günel'le kulaklarını çınlattık aramızda olmayan dostların.

Lise yıllarında M.Yaşar Bilen'in öğrencisi olan, şimdilerde Devrek'te Şehir Dergisi'ni başarıyla çıkaran İbrahim Tığ'da telefon hatlarını yol eyleyip masamıza dahil oldu zaman zaman.

            Şiir ve bahar dolu gecenin ilerleyen saatlerinde tatlı bir yorgunluğu kuşanıp vedalaştık dostlarla. Ben Körfezime dönmeyi düşünürken, Tacim Çiçek'in evinde verdiğimiz bir kahve mola-sında,  M. Yaşar Bilen'in yılları kucaklayan edebiyat sohbeti içinde zamanın nasıl geçtiğini anlama-dım. Bu arada sevgili eleştirmenimin edebiyata dair söyleyeceklerinin olduğunu anladım. Ola ki Şehir'de yazmaya başlar yeniden. Zamanın biriktirdiği derin ve oylumlu düşüncelerini bizimle paylaşır. Bu düşüncemi kendisine de söyledim.

Sabaha karşı dört sularında ayrıldık M. Yaşar Bilen'den. Ben oturduğum divana kıvrılıp yatmıştım ki Tacim, yatak yapacağım diye tutturdu. Bir süre de öyle geçti. İki saatlik bir uykudan sonra kalkıp, oğlu Seçkin'le sarmaş dolaş yatan Tacim'i uyandırmamaya özen göstererek evden çıkmak istedim. Hoşcakal demek isteği ağır bastı. Kalkıp kapıya kadar uğurladı sevgili Tacim.

Körfeze doğru yol alırken bir ormanın uğuldayan sesiyle sarhoştum.

 

MEDYA VE YAZAR

 

Öner Yağcı

 

 

"Yazar" ve "medya" sözcüklerinin zamanın aynasında kazandıkları özellikler, onları birer terim konumuna getirdiği için çok önemli. Bu sözcüklerle ifade edilen ilişkinin irdelenmesi ve bu ilişkiden kaynaklanan sorunlara çözüm yollarının aranması, hem yazar hem de medya açısından zorunlu bir görevdir. Özellikle, günümüzün çok güçlü bir iletişim aracı olarak düzenin hizmetinde olan medyanın, yazarlığı içinde eritmeye başladığı gibi bir gerçeklik bu görevin boyutlarını büyütüyor. Medyanın ve yazarın savunduğu değerlerin çakıştığı durumlarla çatıştığı durumlar, yazar medya ilişkisinin olumlu ya da olumsuz olup olmadığı konusunda önemli ipuçları veriyor. Bu noktada, sahiplikleri nedeniyle tekellerin, büyük sermayenin elinde ve denetiminde olan medyanın tüketim düzeninin oturtulmasını amaçlayan çıkarlarıyla, insanlığın insani erdemlerini çoğaltmayı, yaşamın sanatla iç içe güzelleşebileceği düşüncesini yaygınlaştırmayı amaçlayan yazarların çıkarlarının zorunlu bir çatışmayı getirmesi, yazar-medya ilişkisinin olumsuz konumda olduğunu ortaya koyuyor. Ama medyanın çıkarlarına destek olmayı kabullenen bir yazar gerçeği, tam tersine çıkarların çakıştığının göstergesi oluyor. Böylelikle, tüm dünyada ve ülkemizde yazar-medya ilişkisi açsından hem yoğun bir çatışmanın, hem de egemen bir çakışmanın yaşanmakta olduğu söylenebilir.

Yazar-medya ilişkisi, yazarlığın geleceğini ilgilendiren, yazarlık etiğini sorgulayan, yazarların var oluş temellerini gündeme getiren bir ilişkinin adı olmasının yanı sıra, yazarların kendi kendilerini sorgulayarak toplumdaki yerlerini belirlemeleri fırsatını sunan bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, sanatın en etkin bir dalı olarak yarattıkları yapıtların zamanları aşmayı başarmasıyla yüzyıllardır insanlığın güzel geleceklere varmasının savaşımını veren yazarların, hem 21. yüzyıl dünyasında sorunlarının en önemlisiyle yüz yüze geldiklerini, hem de kendi konumlarıyla ilgili olarak yaşamsal önemde bir sınavla karşı karşıya bulunduklarını da gösteriyor bize. Yazarlıkla hiç uyuşmayan tutsaklığın, sansürün, "otosansür"ün, yaratma özgürlüğünü hiçe sayan konumların, paranın yaratıcılığın ölçütü haline gelmesinin, gelip geçiciliğe boyun eğişin, ideolojik bağnazlığın egemenliğinin alanı belirlediği koşullar, elbette yazar-medya ilişkisi açısından yanıtlanması gereken önemli sorularla buluşturuyor bizi. Öyle görülüyor ki, yazar-medya konusu, içinde yaşadığımız koşullarda her birinin hem kendisiyle hem birbiriyle; her ikisinin yaşamla ve toplumla ilişkisi, işleyişleri, işlevleri ayrıca bugüne kadar edindikleri değerleri açısından irdelenecek bir konu olmaktan çıktı ve amansız bir soruna dönüştü.

            Her dönemde olduğu gibi yaşama biçiminin ger-çekleri birçok konudaki değer kayıplarını gündeme getiriyor. İçinde bulunduğumuz yaşama biçiminde bir kısım değerler yüceltilirken, bir kısım değerler aşağılanıyor. "Küreselleşmenin dili" olan İngilizce söylemle bir kısım değerler "out" ilan edilip değer olmaktan çıkarılırken, düzene uygun olarak yeni oluşturulan kimi değerler "in" ilan edilerek yaşamımıza sokuluyor. Değerlerimiz yaşamımızdan çıkarılıyor, yaşamımızı değiştiriyor, küreselleşmenin değerleri yaşamımıza giriyor; küreselleşme, kendi önerdiği yaşam biçimini egemen kılarken kendi çelişkileriyle birlikte yaşamımızı belirliyor.

Ülkemizde ırkçı-dinci bağnazlıklarla dolu ideolojilerle Yeni Dünya Düzeninin kozmopolit değerleri, iç içe. Düzenin egemenleri, bir yandan en bağnaz din sömürücülüğünü, ticaretini büyük bir başarıyla sürdürüp çağdışı tekkeleri, tarikatları, türbeleri, hurafeleri ulularken, dinsel araçlardan para kazanmanın binbir yöntemini bulurken; bir yandan tüm manevi değerleri yok eden bir yaşama biçimine, bir avuç türedi zenginin gece çılgınlıklarına, rezil özel yaşamlarına, uyuşturuculu ve mafyalı yaşamlara alkış tutuyor. Bir yanda akıl almaz bir "seçkincilik", bir yanda kahredici bir "popülerlik" var; tıpkı günlük yaşamımız gibi bir yanda yoksunluklar ve bu yoksunlukların perişanlığı; öte yanda akıl dışı zenginliklerin kahreden savrukluklar. Üstelik bu çelişkili yaşam önerileri aynı medya araçlarından (ekranlar, mikrofon, sayfa, afiş) aynı zaman diliminde sunuluyor.

            İnsanlığın yüzyıllar süren savaşımlarıyla yarattıkları, içlerini kanlarıyla, terleriyle, emekleriyle doldurdukları; örneğin, gazeteciliğin, aydının, sanatla sanatçının ve sanat yapıtının, emeğin en yüce değer olmasıyla dayanışmanın, bağımsızlıkla özgürlük ve demokrasinin de birçok insanlık değeri gibi yok sayıldığı, unutturulduğu, içlerinin boşaltıldığı, anlam kaymasına uğratıldığı, özlerinin değişti-rildiği bir dönemi yaşıyoruz. Bireyle toplumun, toplumculuk ve bireyciliğin, aşkla sevginin ve cinselliğin,  hoşgörüyle bağnazlığın karmakarışık edildiği, kafaların karıştırıldığı bir kaos dönemidir bu. Bu dönemde "popüler", "medyatik", "megastar", "süper", "en büyük" gibi sıfatlarla tanımlanan; tümü de asıl olarak tüketimin tutsağı, uşağı, soytarısı, hık deyicisi olma işlevini yerine getiren; tümünün de özelliğine "geçici" sıfatını kesinlikle kullanabileceğimiz "yeni değerler", yaşamın her alanında ve her anında karşımıza çıkıyor.

Televizyon ekranlarından radyo mikrofonlarına, gazete, dergi sayfalarından sokaklardaki ve adım atılan, beklenen her yerdeki, yükseklerdeki, duraklardaki, burnumuzun dibindeki, göz erimin-deki "bilbortlara", afişlere, el ilanlarına, her şeyde olduğu gibi yazarlıkta, yazarların yaratıcılıklarında, yarattıklarında, aslında "yeni olmayan, ama yeni diye sunulan" yaşam biçimi dayatmaları var ve bu dayatmalar, yaşamın her alanındaki birikimleri, değerleri amansızca sarsıyor. Bu sarsıntının etkili olmasında en önemli araç olarak medyadır ve yazarın medyayla ilişkisi can alıcı hale geliyor; yazarın kimliğinden uzaklaşmasının boyutu giderek büyüyor.

Yazar, reklam yazarı olarak medyaya hizmet ederken kimliğinden uzaklaşıyor. Yazar, medyatikliğin öne çıkmasıyla yazarların örgütlü insanlar olarak yaşama katılmaları gerektiğini yok ederek kimliğinden uzaklaşıyor. Yazar, satışın asıl unsur haline geldiği düşüncesiyle yarattığı yapıtı tüketmek için her yolun mubah olduğu yanılsamasını yaşayarak kimliğinden uzaklaşıyor. Yazar, yapıtını kişiliğini tüketen yöntemlerle pazarlamak gereğini duyduğu için kimliğinden uzaklaşıyor. Yazar, medyada yer almanın asıl olduğu düşüncesiyle medyanın istediğine boyun eğdiği, yaratısını medyanın isteğine göre gerçekleştirdiği, yapıtına yabancılaştığı için kimliğinden uzaklaşıyor. Yazar, medyanın çeşitliliği içindeki ayrışmalar nedeniyle gazeteci yazar, televizyoncu yazar, spor yazarı, gülmece yazarı, magazin yazarı, fal yazarı, reklam yazarı, dizi yazarı, sanal yazar, tarih yazarı gibi bölünmüşlüklerle yaşadığı için kimliğinden uzaklaşıyor. Yazar, yaşamı magazinleştiriyor, mistik-leştiriyor, arabeskleştiriyor, dinselleştiriyor, soyutlaştırıyor ve tüm bunlarla yalnızlaşıyor, yazarın toplumdaki etkisi ve saygınlığı azalıyor, yazar da toplumun öteki kesimleri gibi duruma boyun eğiyor. "Anlatılacak olanı anlatması gereken görüntünün artık anlatılanın kendisi olduğu" koşullarda bu dayatmaya boyun eğiyor; bu boyun eğiş onu daha çok yalnızlığa itiyor. "Bestseller"leri, yılın, ayın kitaplarını, çok satanlar listelerinde yer alan, toplumu yönlendiren yapıtları medya yazmıyor, yazarlar yazı-yor. Yazmayan yazarlar, boyun eğmeyen yazarlar da var elbette, ama genel olarak daha önceki dönemlerde kendi kimlikleriyle toplumlarının önünde yer alan yazarların etkisi ve gücü daraltılıyor. Yazarın düşmanı olan, sanatın düşmanı yasaların çıkmasına ses çıkarmayan, yazarın ezilmesini, aşağılanmasını alkışlayan, medyanın da sahibi olan büyük sermaye, daha önceki dönemlerde yaşamın güzelleştirilmesi doğrultusunda yol alan, kendisinin aleyhinde yaratılar sunan yazarlara karşı günü-müzde politika değiştiriyor. Elindeki olağanüstü güçle yazarın yaratılarını denetlemeye soyunuyor; sponsorluklarla bu denetimini genişletirken, medyası aracılığıyla gidiş yönünü belirliyor; bunu yaparken yazarlığı da kullanıyor.

Yazarların ruhunun satın alınabileceği düşüncesinden hiç vazgeçmeyen ama bunu tarihi boyunca gerçekleştiremeyen sermaye, günümüzde, paranın yazarlıkta da en yüce değer olduğunu sergileyerek bu yöndeki kazanımlarını çoğaltıyor. Kendi doğrultusundaki yapıtların başarılı, evrensel, nitelikli olduğunu, içinden insanı ve yaşamı kovan, hiçbir şey anlatmayan postmodernliğin en üstün olduğunu vaaz eden ve elindeki olanaklarla bunu topluma benimsetmeye çalışan küresel egemenlik ve yerli işbirlikçileri, yazarların yaratılarını tüketmenin yöntemini iyi biliyor ve bu yolda başarılı adımlar atıyor; tabii onun başarısı bol satış, fazla satış, yeni satıştır. Satış kaygısı, yazarlığın doğasında var olan sevgiyi de tüketiyor, çünkü medyanın doğasında sevgi yerine egemenlik kaygısı var ve böy-lelikle alanda sevgisizlik çoğalıyor. Bu sevgisizlik yazarların yaratılarını da etkiliyor ve yoksullaşma başlıyor; yazarın göreviyse yoksullaştıran her şeye karşı durmaktır. Ödül sistemi, reklam sistemi, sunum ve promosyonlarla baş tacı edilen yapıtların sergilenmesi gerçek yazarın yapıtının yok sayılma-sını, gerçek yazarların unutulmasını getiriyor. Yazarlar bu dayatmalar karşısında pay almak, yer kapmak kaygısına düşünce olan oluyor ve alan medyanın sahiplerine teslim ediliyor. Televizyon, radyo programlarına ve dergilerin, gazetelerin sayfalarına belirleyici ölçüde egemen ideoloji doğrul-tusunda yazanlar konuk ediliyor ve magazinleştirilmiş, mistikleştirilmiş yazıların öne çıkarılmasıyla sağlanan yaygınlaşma ile alanın kuşatılmasında yeni bir adım atılıyor. Tanıtım asıl hale getiriliyor ve edebiyatın kendi alanında değerlendirilmediği koşullar egemen oluyor. Yazarı yazar yapan temel olan dilin yozlaştırılması ve egemen küresel dile boyun eğmesi için bu doğrultudaki yapıtların öne çıkarılması sağlanınca yazarlar da savrukluğu, özensizliği, hiçe saymayı temel alan yazılar yazıyor. Yapıtın niteliği, konusu, estetiği önemli olmaktan çıkarılıyor, pazar önemli hale getiriliyor; en önemli şey yapıtın pazardaki yeri oluyor. Sanat pazarın, tüketimin aracı oluyor ve büyük sermaye pazarda av arıyor, enayi avlamaya çıkıyor ve buluyor da. Küreselliğin istediği gibi yazan seviliyor, hatta ona tapınılıyor.

            Çözümün yazarların kendilerinde olduğunu düşünüyorum. Günümüzde, yazar ve medya sözcüklerini kendi içerdikleri anlamlara uygun yapılanmamaktadır; yazarın medyayla ilişkisi, yaratılan ürünlerin yaygın bir biçimde sunulması gerekirken tam tersi bir gerçeklik yaşanıyor ve medyanın yazarları ve yaratılarını belirlemesini yaşıyoruz.  Bu ise yanlış bir gidişin habercisidir ve bu yanlış gidişin doğruya döndürülmesi için yazarlara büyük görevlere düşüyor. Yaşam, yazar-medya ilişkisini yazarlık onurunu yok ederek sürüklemektedir ve bu sürükleniş yazarları yaralamaktadır çünkü parasal gücün belirlediği bir sevgi oluşuyor ve medyatiklik özelliğinin sevgisi ve popülerleşme, yazarlığın sevgi dolu yarışması yerine fedalar içeren, tekelleşen medyaya tutunarak yazarlığını sürdürmeye yönelim, yani yanlış bir rekabet yaşanıyor. Bu baskılara karşı direnip gerçeği yazmanın güçlüklerini aşmak için uğraşmayan yazarın gerçek bir yazar olması düşünülemez. Kültür emperyalizminin en önemli aracı olan medya aracılığıyla sürdürülen operasyondan yazarlar çok pay alıyor ve bu noktada medya emperyalizminden söz etmek gerekiyor. Ama şunu da bilmeliyiz, yazarlar her emperyalizme karşı durdukları için onurlarını korumuşlar hepi yine de öyle olmalı. Yazarlar, gerçeği yazmanın güçlüklerini hep aştılar, yanlış gidişlere hep karşı durdular, şimdi de gerçeği yazmanın güçlüklerini yine aşacaklar, yanlış gidişlere yine karşı duracaklardır; başka bir yol düşünemiyorum. 

 

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ / 1

 

Ahmet Uysal

 

düş nedir bilmezdim

cemal/inden öğrendim

suda yansıtmayı suretimi..

 

*

yüzyıl da yetmeyebilir

unutmaya aşkı

değil... bir bakışı.

 

*

kızıl gelini şarabın

bulutumsu şahabı;

kan/köpük içinde bıraktı dudağımı.

 

*

karla karışık yağmur

nasıl da titretiyor

erken açan yaban eriğini!

 

*

aşk dediğin;

açması (mı), solması (mı)

ince saplı bir gelinciğin!

 

            22.02/ 2007 / Bahçeşehir

 

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ / 2

 

şehr-i masallar

 

kuşların sabahıyla

geçiyorum

şehr-i masallardan

erkenci bahar benekleri

uçuşuyor içimde

 

şehrazat

 

gecenin binbir

halinden doğduğunda

binbir düşten biriymiş

söylediği masal

 

meseller

 

gülçür(ü)dü,

çürüdü zaman

mesellere büründüm

 

uzaklık

 

üç çizgiyle katlanmış

üç gün üç geceyle

dönüyorum o şehirden...

ah istanbul;

yine yaptın yapacağını,

kendi yerine koyduğun

bir uzaklığın

içinden geçirdin beni.

 

ZAMANDA

 

Fahrettin Koyuncu

 

Beni arasan, ordayım

Zamanın giysisinde

Tanrı'yı ararken ellerim

Yıkanır durur zamanın sesiyle

 

Beni ararsan, ordayım

Zamanın yağmurunda

Yeryüzüne inerim

Kuşların kanadıyla

 

Beni ararsan, ordayım

Zamanın kanadında

Tüy tüy savrulurum hayata

Kendimi ölümle kucaklarım

 

Beni ararsan, ordayım

Suyun sesinde

Bulutlara ağarım zamandan

Adımla doğarım her seste

 

Beni ararsan, ordayım

Yoklukta

Zamana sığarım tek solukta

Kocaman bir boşlukta sallanırım.

 

... kadar şiir

 

a.kemal Hızıroğlu

 

yazı kokusu                                

sevgi esrikliğine konuk

cümle geceyi bitirene

 

sızı yoldaşlı tepeler

kuyu(m) derinliğine

korkuyu korkutan inceliğe

 

yürüyüş pistleri koşu pistleri

sözcüğün ardındakine

erk yetişemeyene

 

yaşama komşu bahçelerde

dil bahçıvanlığından başka ne

sabahı üleşinceye

 

TELAŞLI ŞİİR

 

Yusuf Civan

 

bir yerlerde işçiler çalışıyor, inşaattan sesler geliyor

makinelerde, insanlarda aynı telaş; herkes terliyor, buradan görebiliyorum.

kendi telaşımızı görmeyip yeni delikler açıyoruz gökyüzüne

gürültüye alışık olmayan kuşların işine geliyor

sıvışıp gidiyorlar oradan;

buradan görebiliyorum.

 

ZAMANIN UNUTTURAMADIKLARI, AMA BİZİM UNUTTUKLARIMIZ

 

Mehmet Güler

 

Her  yapıt, başlı başına bir direnme, var olma, zamana kafa tutma eylemidir. Bu yüzdendir ki tüm sanatçılar, yazarlar bir anlamda kafa tutarak Tanrısallığa soyunurlar.  Yaptığı, yarattığı yapıtla-rıyla çoğalırlar, var olurlar.  Zaman ve uzam içinde  kendilerine ölümsüz bir yer yakalamaya, orada tutunmaya çalışırlar. Her türlü erke ve unutulmaya karşı direnirler.  Yazarlık, Tanrı'yla iddialaşmak, ona özenmek, görevini  elinden almaya çalışmak, kafa tutmak eylemidir.  Yazarların, sanatçıların orta çağlarda lanetlenmesi,  ağır cezalara çarpıtılmaları,  günümüzde  siyasi erk tarafından kovuşturmalar-dan,  soruşturmalardan uzak tutulmamaları  biraz da bu yüzdendir.

Sağlığında ününden yanına yaklaşılamayan, Tanrılaşmaya kalkışan  yazarların  birçoğunun ölümlerinden sonra büyük bir unutulmuşluk içine yuvarlandıklarını görmek hüzün vermiştir bana. Onlara bakarak kendi geleceğimi görmüş, Umutsuzlaşmışımdır.  Güçlü olan zaman mı, yoksa zayıf olan biz miyiz?  diye  türlü sorgulardan, elemelerden kendimi geçirmiş, sorgulamışımdır. Tanrılar kadar yaratıcı, ünlü  olan o yazarların, nasıl olup da  birden bire böylesi bir suskunluğa gömüldüklerini anlamaya çalışmışımdır.

Onca yapıta, ürüne karşın bir yazarın ölümünün ertesi gününde  ucunun hemen boşluklara, hiçliklere çıkmasının gerçek sorumlusu kimdir acaba?  Yazarı, yazınsal kültürü özümseyememiş, içselleştirememiş toplumuz mudur? Yoksa yaşarken efsane sandığımız yazarlar, gerçek sınavlarını ölüm denen olguyla veriyorlar da biz mi geç ayrımına  varıyoruz?

"Ölüm, adın kalleş olsun" diyor şair. Doğru, Ölüm kalleşçe bir şey. Onun yıkamayacağı saltanat, şan ve şöhret yok gibi. Ama bu bir sürece yayılırsa olağan. Bir yazar için ün, şöhret bıçak ağzı kadar ince ve keskin bir şey midir? İşte bunu anlamak zor.  Bu unutulmanın suçu-nu çoğu kez yaptığımız gibi sistemin bozukluğuna, toplumun belleksizliğine fatura ederek işin içinden çıkmaya çalışıyoruz. Ama her şey bu kadar basit değil.  İnanıyorum ki burada yazarlara da düşen önemli sorumluluklar var. Her şey bir hüzünle, sitemle ödeşilemeyecek kadar  karmaşıklıklar taşıyor…

             SANATIN ESKİYEN, ESKİMEYEN YÜZÜ

Eytişimsel olarak bir bebek, doğduğu andan itibaren  yaşlanmayı ve ölümü  nasıl içinde taşırsa, bir yazar da ilk gününden itibaren yapıtlarında kalıcılığı ve ölümü  birlikte taşır. Bir yazar için çelişkilerin birlikteliğidir bu…

Tüm sanatçıların, yazarların  eskiyen yüzleri kadar, eskimeyen, zamana direnen  yüzleri de vardır. Has sanatçılar, yazarlar eskimeyen yüzlerini daha çok belirleyen , geliştiren, öne çıkartan insan-lardır. Eskiyen, eskimeye eğilimli yüzleri fazla olanlar,  değişe  dönüşe akıp gelen zamanın karşısında fazla tutunamazlar. Çabuk silinirler, yok olurlar.

Hangi yazarın yarınlara kalacağı ya da kalamayacağı konusunda yaşarken bir yargıda bulunmak zor.  Has ressamlar, yontucular vardır. Öldükleri gün tablolarının değerleri  ikiye, üçe katlanır. Aynı şey  yazarlar ve onların kitapları için geçerli değildir.  Ressamlar, yontucular bu gücü yapıtlarının sınırlı olmasından, çoğaltılamaz oluşundan alırlar. Bir yazar için böylesi bir durum yoktur. Ama yine de yazarın bedensel ölümüyle manevi ölümünün aynı gün başlaması hiç de hoş değil. Bu durum her yazar için geçerli olmasa da, Türk yazınında görülen genelde budur. Özellikle de kendilerini  görsel medyanın varlığıyla çoğaltanlar, bu tükenişi daha da hızlı yaşarlar.

Has yazar, ölümsüzlüğünü kendi bedenine değil, ürünlerine yükleyendir. Zamana karşı gerçek direnç, o yazarın bedensel varlığında değil, yapıtlarında aranmalıdır.  Yazarken popüler olan, ama öldüğü gün eskimeye, unutulmaya mahkum kalan yazarlar  önemli bir soru açıyorlar önümüze. Onların  kalıcılıkları ürünleriyle değil de kendilerinin varlıklarıyla kaimmiş izlenimini yaratıyorlar.  Yani yazarın yaşarken kendi ürünün reklamcısı, tanıtıcısı kesilmesi, öldükten sonra bu ilişkinin bitmesi, yapıtlarının da bitmesini gerektiriyorsa, burada  yanlış bir duruş var demektir. Bir yapıt, yaşayan, reklam eden  yazarıyla ayakta duramaz, durmamalı da. Yazar, ölümsüzlüğü, evrenselliği yapıtlarına yedirmeli. Daha yaşarken kalıcı olmayı yaygın olmakta değil, nitelikli olmakta aramalıdır.  Kendini ölümsüzlüğe taşıyacak olan yaşarken elde etti medyatik ün değil, yapıtlarının niteliğidir. Güçlerini bu yönde kullanmayanlar, yaşarken bir balon gibi şişip yükselebilirler. Ama öldükleri gün de  patlamış bir balon  gibi  inişe ve tükenişe geçerler.                    

Sağlığında hiç ünlü olmadığı halde  ölümünden sonra keşfedilen yazarlara da rastlıyoruz. Bunlar, birincilerin tam tersine, yaşarken değerleri bilinmeyenlerdir. Gerçek değerini zamana bırakanlardır.  Dünya ve Türk yazınında bu türe pek çok örnek verilebilir. Tam bu noktada Batı'dan Moby Dick'in yazarı Herman  Melville'i,  bizde Oğuz Atay'ı  anmak doğru olur. 

Uzun süreçte iyi bir  yazarı, yapıtı toplumun belleğinden hiçbir güç silemeyeceği gibi, kötü bir yazarı, yapıtı da toplumun belleğinde   tutmaya hiçbir  güç yeterli olamaz. Doğru ölçü,  günübirlik olanda değil, yayılan, genişleyen zamanda.

            BİRKAÇ ÖRNEK

Orhan  Kemal,  Kemal Tahir, Ümit Kaftancıoğlu, Tahsin Saraç, Muzaffer Hacıhasanoğlu,  Fakir Baykurt, Muzaffer Buyrukçu,  Bekir Yıldız gibi pek çok yazarımız öldükleri gün  ne yazık ki unutulanlar, okunmayanlar arasına girdiler. Düşünün, bir Orhan Kemal ki  tepeden tırnağa edebiyat, tepeden tırnağa duyarlık, tepeden tırnağa Çukurova'dır. Kemal Tahir Türk edebiyatının Balzac'ı olarak tanınmış ve ünlenmiştir. Ümit Kaftancıoğlu  Kars yöresinin gözü, kulağı, sesi olmuştur. Fakir  Baykurt, hem kalemiyle, hem eylemsel tavrıyla büyük bir kitleyi peşinden sürüklemiştir. Muzaffer Hacıhasanoğlu, yaşadığı dönemde en yalın, en duyarlı öyküleriyle dikkat çekmiş, büyük ödüllerin sahibi olmuştur. Muzaffer Buyrukçu en çok günlükleriyle tanınsa da tepeden tırnağa edebiyata batmış bir ustadır. Bekir Yıldız, Güneydoğu insanın sorunlarını, dilini, duyarlığını tüm sıcaklığıyla edebiyatın içine sokmuş,  töre kültürünün değişmesi gerektiğini  vurgulamış, okurlarını iki yakasından tutup sarsacak kadar etkili öykü ve romanlar yazmıştır. Hüzünlü bu çizgiyi daha da büyütmek, çoğaltmak olası…

Peki, bu güzel yazarlar ölümlerinden  hemen sonra niçin  unutulan, okunmayan yazarlar derekesine düştüler? Yaşadıkları dönemdeki ünleri, etkileri yalan ve sahte miydi? Kusur yazarlarımız-da mıydı?  Yoksa  balık hafızalı ve okuma özürlü toplumumuzda mı?                     

Edebiyatın bireysel ve toplumsal vicdanında bu ve -benzer durumların  nedenlerini arıyorduk ki  Orhan Kemal'in, Kemal Tahir'in, Fakir Baykurt'un, Bekir Yıldız'ın   toplu yapıtlarının ayrı ayrı yayınevlerince yeniden basıldıklarını gördük.  Artık bu yazarlar  toplumun beğeni çizgisinin gerilerin-de kaldılar, okunmaz oldular  dediğimiz noktada tümü yeniden  silkinip ayağa kalktılar. Soluk soluğa okundular. Hatta  çok satanlar listelerinde  yer bile aldılar…

            SONUÇ

Fransız düşünürü Gilles Deleuze, sanat yapıtıyla direnme eylemi arasında bir koşutluk  olduğunu söyler. Her direnç sanat değildir, ama her iyi sanat bir dirençtir.  Sanatın  dirençli yüzü de en çok ölüme karşı alanıdır.  

Yerellikte ve güncellikte kalan, uzun bir evrim sürecini kucaklamayan, ulusallığı ve evrenselliği yakalayamayan yapıtların  tümü sabun köpükleri gibi erimek zorundadır.  Bu tür sözde yapıtlara ne denli yapay solunumlar yaptırırsanız yaptırın, zamanın  o görünmez gücü yok eder onları. Sanat, tüm bu yıpranmalara, aşınmalara karşı sanatsal öğeleriyle direnir, karşı koyar.

Bizim gibi az okuyan toplumlarda  sapla samanın  birbirine karıştığı çok olmuştur. Ne yazık ki has yazarları süreç içinde topluma sunan kurum ve kuruluşların olmaması  bellek kaybımıza, vefasız-lığımıza ivme kazandırıyor. Onların üstündeki külü üfleyecek bir babayiğidin, kurumun çıkıp gelmesi, bu has yazarların toplumla yeniden sıcak ilişkiler kurmalarına neden oluyor. Nice şair ve yazarlarımız, salt sahipsizliklerinden dolayı bu unutulmuşlukların içine adeta zorla itiliyorlar.

Edebiyatımızın onuru  saydığımız  yazarları  erkence unutturmaya kimsenin, özellikle de devletin hakkı yok. Onlar, tıpkı yaşarken oldukları gibi ölümlerinde de sevgi ve ilgi bekliyorlar. Toplumumuz sanıldığı kadar belleksiz ve vefasız değil.  Görülen o ki adlarına konan bir küçük ödül, kitaplarının  yeni basımları, onlar için yeni bir  dolaşım, dirim anlamına geliyor.  En iyi yazar, ölü yazar değil, okunan yazardır. Karanlıkların içinden çıkıp, ışıklı aydınlıklara yeniden ulaşmak için sırada bekleyen nice ölü yazarlarımızın sessiz çığlıklarını duymak  gerek

"Bu yazarlar artık okunmuyorlar" diye  onların üstüne kalın bir çizgi çekmek yerine, unutul-muşluğun tozlarını üstlerinden üflemek hepimizin görevi olmalı. Bu yazarları okuyup tanımak en çok da genç kuşakların hakkı.

 

DİLİM SÜRÇTÜ

 

A.Uğur Olgar

 

dilim sürçtü

bir şair meclisinde

ilhan abinin dizesini kırdım

en akşam yerinden

 

dilim tutuldu

bir boğaz vapuruyla

sevdalı geçerken yedi renkli kemerin altından

uçurtma vakti

 

dilim çözüldü

lal yavruağzılarının dilinden öpe öpe

antik bahçıvanın suyu sise dönüştürdüğü

o kansız dağ darbesinde

 

dilim uzadı

eşkıya dövmeli tenlerden süzülen

kara kara(k)ter biriktikçe düdenlerde

 

dilimi çıkardım

bir gül koklar gibi

ölme ihtimalimi elimden alan

yaşam çarkına

 

dilimin kemiği yok

anneme tembih ettim

bir daha doğurursa beni

kemik koyacak dilime

kemiğinden

 

dilimde tüy bitti

"geçtiğimiz yollardaki gece izlerini

silemeyiz hiç birimiz"

derken

 

dilim dolaştı

söyleyemedim o çiçeğe

sevdiğimi

 

CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATININ TÜRK VE DÜNYA EDEBİYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

 

Abdülkadir Paksoy

 

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının genel olarak Türk ve dünya edebiyatındaki yeri ve önemi nedir, sorusuna doğru yanıt verebilmek için, tarihsel dönemleri birbiri ile karşılaştırmak yerine her tarihsel dönemin kendi koşulları içindeki yeri ve önemine bakmak gerekir. Örneğin, XV-XVI. yüzyıllarda Avrupa'da Rönesans'la birlikte roman doğmuş, edebiyatta büyük bir gelişme olmuştur. Aynı yüzyıllarda Osmanlı /Türk edebiyatı ne durumdadır? Avrupa'da örneğin, İtalya'da Dante, Petrarca, Bokaçyo, Makyavel; Fransa'da Montaigne, İngiltere'de Şekspir; İspanya'da Cervantes, bugün dünya klasikleri arasında sayılan yapıtlarıyla Rönesans'a katkıda bulunurlarken Osmanlı'da durum nasıldır? Osmanlı'da bu yüzyıllarda birkaç divan  ve halk şairinin adı sayılabilir; ama, roman yoktur, öykü yoktur, deneme yoktur. Türk edebiyatında ilk roman, Rönesans'tan üç yüzyıl sonra yazılmıştır. (Şemsettin Sami, Taaşşuk-ı Tal'at ve Fitnat, 1872) Elbette yazılanların yazınsal değeri de önemlidir. Adını andığımız Rönesans edebiyatçıları tüm dünyayı etkilemişlerdir. Soruna bu açıdan bakınca, Cumhuriyet Döneminden önce Türk edebiyatında düzyazı alanında evrensel nitelikli bir yapıttan söz etmek çok güçtür. Yürüttüğümüz bu mantıkla kolayca şu saptamada bulunabiliriz: Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, hem Türk, hem de dünya edebiyatı içinde büyük bir öneme sahiptir. Bu savımızı kanıtlamak için Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının önce Türk edebiyatı, sonra da dünya edebiyatı içindeki yerine bakalım.

1. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebi-yatının genel olarak Türk edebiyatı içindeki yeri ve önemi:

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebi-yatının Türkçenin değişik lehçe ve şivelerinin konuşulduğu ülkelerin (Azeri, Türkmen vb.) edebiyatları arasındaki yeri ve önemi ayrı bir incelemenin konusudur. Biz burada sadece Türkiye Türkçesi ile yaratılan Türk edebiyatı tarihi içindeki yeri ve önemini değerlendirmeye çalışacağız. Bu bağlamda konuya özgünlük açısından bakmak yerinde olacaktır.

Özgünlük'le anlatmak istediğimiz de söz konusu edebiyatın değişik dil ve kültürlerin etkisinden kurtulmuş, taklitçi olmayan, Türk kültürü ile uyumlu, yaşanılan dönemin sosyokültürel özelliklerini yansıtabilen kendine özgü bir edebiyat olmasıdır.

Konuya bu açıdan bakınca, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının genel olarak Türk edebiyatı tarihi içinde kendine özgü bir yeri olduğu apaçık görülür. Nasıl bir yerdir bu? Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna, Atatürk devrimlerine, kısaca Cumhuriyet Aydınlanması'na koşut bir yerdir. Hâlâ ders kitaplarında Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının "Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı" içinde değerlendirilmesi büyük bir hatadır. Bu bölümleme/değerlendirme Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının kendine özgülüğünü yok saymaktır. Oysa nasıl ki Tanzimat Döneminde Batı etkisinde yapılmaya başlanan reformlar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk devrimleri ile ulusal bir nitelik kazanmış ve toplumsal yaşamda nitel bir değişiklik gerçekleşmişse, Türk edebiyatı da Cumhuriyet Döneminde yerli kaynaklara yönelen, yeni, kendine özgü bir niteliğe kavuşmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulmasa ve Atatürk devrimleri gerçekleşmese idi, kuşkusuz, Anadolu coğrafyasında bugün bir Türk edebiyatından söz edemeyecektik. Türkiye Cumhuriyeti Türk tarihi içinde ne kadar önemli ise, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı da o kadar önemlidir. Türk edebiya-tının Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası arasındaki fark o denli büyüktür ki, Türk ulusu gibi Türkçe ve Türk edebiyatı da yeniden doğmuş, yeniden var olmuştur, diyebiliriz. Günümüzde Yeni Osmanlıcı, İkinci Cumhuriyetçi, Siyasal İslamcı vb. adlarla anılan Atatürk karşıtlarının dile getirdiği "Atatürk devrimleri (özellikle harf ve dil devrimleri) bizi geçmişimizden kopardı." savına katılmak olanaksızdır. Tam tersine biz Atatürk devrimleri ile geçmişimizi özümsedik, yüzyıllar boyunca Türk kültürünün gelişmesini önleyen engelleri kaldırdık, önünü açtık… Bu nedenle Türk edebiyatını genel olarak "İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı / İslamiyetin Etkisi Altında Gelişen Türk Edebiyatı / Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı" biçiminde değil, "Cumhuriyet Öncesi Türk Edebiyatı / Cumhuriyet Sonrası Türk Edebiyatı" biçiminde iki ana bölüme ayırarak incelemek hiç de yanlış olmaz.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, 1980'lere kadar kendine özgülüğünü büyük ölçüde korumuştur. Ancak son çeyrek yüzyılda özellikle küreselleşmenin etkisiyle bu kendine özgülüğün yerini Batı taklitçiliği ve postmodern yönelimler almaya başlamıştır.Diyebiliriz ki Karl Marks'ın "Toplumların manevi yaşamı maddi yaşamlarının bir yansımasıdır." saptaması, günümüzde bir kez daha doğrulanıyor. Cumhuriyetimizin Kuruluş Döneminde edebiyat yapıtlarında görülen Aydınlanma coşkusunu günümüz yapıtlarında göremiyoruz.  Ben, kendi adıma konuşuyorum, Reşat Nuri Güntekin'in "Yeşil Gece" romanını okurken duyduğum coşkuyu günümüz romanlarında duyamı-yorum… Ama, günümüzde küreselleşmeye karşı ulusal bir dalganın yükseldiği de bir gerçek. Bu gerçeklik de elbette edebiyat yapıtlarına yavaş yavaş yansıyor, yansıyacaktır…

2. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebi-yatının dünya edebiyatı içindeki yeri ve önemi:

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının dünya edebiyatı içindeki yeri ve önemi konusundaki ölçütümüz, sözümüzün başında belirttiğimiz gibi 20/21. yüzyılların koşulları içinde dünya edebiyatı ile bir karşılaştırma olacaktır. Yine, Avrupa (Batı) edebiyatı ile karşılaştırırsak, kolaylıkla görülebileceği gibi Cumhuriyet Döneminde Türk edebiyatı, Batı edebiyatı ile boy ölçüşür duruma gelmiştir. XV-XVI. yüzyıllarda Batı edebiyatı yanında Türk edebiyatının sözü bile edilmezken bugün Türk edebiyatı Batı ile yarış içindedir. Yabancı dillere çevrilmek tek başına ölçü olmasa bile, bugün birçok ozan ve yazarımızın yapıtları dünyanın birçok dilinde okunmakta, hayranlık uyandırmaktadır. Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin bu edebiyatçılarımızın başlıcalarıdır. Hatta Cumhuriyet Döneminde gün ışığına çıkardığımız Yunus Emre de… Nobel Ödülü verilen Orhan Pamuk mu? Ne yazık ki Orhan Pamuk, Türk edebiyatını temsil etmekten uzaktır. Batı ona ödül vermekle gerçekte kendini ödüllendirmiştir. Çünkü artık Nobel Ödülü, (bu konuda birçok Türk ozan ve yazarının da imzaladığı bir bildiri yayımlayan Demirtaş Ceyhun'un dediği gibi) "yazınsal değeri olan bir ödül değil, emperyalizmin 'toplumları sömürülecek tava getirmekte kullanılan' postmodern medya silahla-rından biri" durumuna gelmiştir.

Oysa, modern niteliklere sahip Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, uluslaşmanın ve ulus devletin kültürel değerlerinin en başında gelir. Ulusal olması; Aydınlanmacı olması; emek, barış, özgürlük, eşitlik vb. evrensel değerleri yüceltmesi, modern edebiyatımızın belirgin özellikleridir.

            "Amerikan patentli postmodern romanların yazarı" Orhan Pamuk'a bu ödülün verilmesi, gerçekte "Modern edebiyatımızın büyük ustaları Nâzım'ın, Sabahattin Ali'nin, Orhan Veli'nin, Orhan Kemal'in, Aziz Nesin'in, Yaşar Kemal'in, Sait Faik'in" ve günümüzdeki temsilcilerinin "halkla ilişkilerinin kesilmesi"ne hizmet etmek amacına yönelik olduğunu söylemek abartı olmaz…

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının yeri ve önemini kavrayabilmenin en somut göster-gelerinden biri de, dünyanın sayılı ozanlarının Cumhuriyet Dönemi ozan ve yazarlarımıza ilişkin değerlendirmeleridir. İşte ben de dizelere dökülmüş bu değerlendirmelerden birini okuyarak konuşma-mı tamamlamak istiyorum:

 

BLAS  DE OTERO

İspanyol şair (1916-1979). Bilbao'da doğan şair, küçük yaştan itibaren ekmeğini kendisi kazanmaya başladı. Her fırsatta ülkesinin çeşitli yörelerini gezen de Otero, gerçek anlamıyla çağının tanığı oldu. Şair, kısa sürede "İspanya'nın en halkçı şairi" olarak anılmaya başladı. Franco'nun faşizmi sırasında defalarca hapse atıldı ve sonunda Avrupa'nın sosyalist ülkelerine sığınmak zorunda kaldı. En uzun süre kaldığı ülke Sovyetler Birliği oldu. Burada Nâzım Hikmet'in şiirleriyle tanıştı. Nâzım'dan ve Perulu şair Cesar Vallejo'dan çok etkilendi ve onlara seslenen şiirler yazdı. Blas de Otero, "Yazdıklarımın görülmesini istemiyorlar, çünkü ben gördüklerimi yazıyorum" sözüyle anılır.

Okuyacağım şiiri I. Rydberg İspanyolcadan İsveççeye çevirdi. İsveç'teki dostumuz Gürhan Uçkan da Türkçeye çevirerek Tan Edebiyat'ta yayımlanması için bize gönderdi.

 

Nâzım Hikmet'e Şiirler

ve Mektuplar

 

Sevmenin tehlikeli olduğu bir devirde

doğurduğun için sevgiyi içimde

açtığın için sözcüklerle kapısını

Marmara'ya bakan hücrenin

yırtıp atıyorum bu kâğıdı elimdem

       konuşuyorum seninle

       bir kardeş gibi

       (Saat şimdi

               dokuzu çaldı)

 

Tanrı: Hani şu olmayan

durur kapının ardında

dinler senin hücreni

halkın için düştüğün

        Nâzım Hikmet

kal bizimle.

 

Süzülüp girsin içeri gür sesin

demir parmaklıkların arasından

Atlantik kıyısında yükselen yaşlı

                                    mapusanemin

çarpsın Dumlupınar'dan bir kılıç gibi

kaplasın sofrasını

yüzyılların değişmez yoksulunun...

Kal bizimle ne olursun

sana sunacak bir şeyimiz yok

yaşamımızdan yitip gitmekte olan

şu on dokuz yıldan başka

kıran, yıpratan ve çökerten

on dokuz yıl

        Bir an için dur ve

                   duy

         o en derin sevgiyi

benim kahpece vurulmuş

İspanya'ma...

./..

Benim adımı hiç duymadın sen

belki de hiç duymazsın

denizler dağlar

ve halkımı sevdiğim için seçtiğim

şu kahrolası mahpuslukla

ayrı düşmüşüz biz. 

Ben bir ozanım, namuslu

ben de acı çektim birçokları gibi

        ellerinden gelmediği için

                                          yazamayan

ya da açlık ve korkudan söyleymeyen

birçoklarından daha az

buğday yoksa

                yeter arpa ekmeği

fakat sen, Nâzım Hikmet, söyle, yaz

         duyur sesimizi

anlat bize

doğu rüzgârını ve günümüzün

                                   gerçekliğini

burada, hücremin karanlığında

diliyorum senden

sesimizi işetmeni...

                                     (1958)

 

(Tan Edebiyat, Kasım 2006, Sayı: 6)

 

Evet, bir edebiyat yapıtının evrenselliği biraz da, İspanyol ozanın dediği gibi "günümüzün gerçekliğini" yansıtmasında aranmalıdır. Başta Nâzım Hikmet olmak üzere Cumhuriyet Döneminin usta edebiyatçıları bunu başarmışlardır. Onlar çağlarının yalancı değil, gerçek tanıklarıdır. Genç ozan ve yazarların Nobel Ödülü almak için ulusal değerleri yadsıyarak pamuklaşanları değil, kendilerini uluslarının kurtuluşuna adayarak çelikleşen ozan ve yazarları örnek almaları dileğiyle…

 

                                                                                                   Ankara Sanat Kurumu, 18 Kasım 2006

 

SAÇLARIN

 

Müslüm Danaoğlu

 

gözlerim

saçların tarar/ tenimde bir tutam yağmur-

 

ölü ağaçlar görüyorum rüyamda

dallarına

kırık kanatlı serçelerin konduğu

ölü ağaçlar

rüyamda

 

ayakların

cam kırıklarına basıyor

ellerim

durmadan kanıyor

 

mülteci bir trenin

boş bir vagonunda

ya da

herhangi bir şehrin

sarhoş peronlarında

yaktığım

ağıt oluyorsun

 

"ölü kuşlar korosu eşlik ediyor bana"

 

sabah geçiyor yanımdan

yüzüne bakıyorum

saçların gardiyan

 

-gözlerim

saçların tarar/cebimde bir tutam şiir...-

 

YAMASI DOLUNAY

 

Mehmet Rayman

 

kentler bıçak yarası

kıyım kıyım içim

her gece yarısı

sökülür yama

kanar ipliğin beyazı.

 

bıyıklarım kalın

odun kırıcısı

bir adam sanın

şapkanın altı kel

her sokağın başında

hüzün çocukları

benimle alay eder.

 

yelkenime üfleyin

kırlangıcın rüzgarını

göğsüme vuran ağrıdan bilinir

bir avuç kumun gözyaşı.

 

ülkesi yok sevginin

ancak bir yüreği var 

ışık verdiğini düşündüm

dünyanın her tarafına.

 

METALİK

 

Hakan Sürsal

 

fütur ayaklanıyor

havanda ayrışırken bakır rütbeli dünya

ok yağmurundan fabrika potalarına

delik deşik anlam

ergiyor emeğin tunç nefesi

sınıflanan metal çağında

özdeğin alnına lehimli insan

çığlık çığlığa

 

demir postla yüzerken boğuluyor ruhdostluk

saç örgütlü makineye kariyer yazılmakta

bronz büstlerde tükeniş

hakkı olmamalı etbebeklerin

erdemin bozkırında yer yok kurşun konağa

yaşamı anlatmalı çelik ruhlu söylenceler

kasa hapsinde tırnak kemiren

şizofren alaşımlı uniform cellatlara...

 

ÖZLEM

 

Fatma Bilkay

 

bir gerekçem yok sensizliğe

eski esvaplarımı saklar gibi

yüreğimde büyüttüm sevgini

 

düşlerin, gece yarısı yorgunluğunu atıyor

koyaklarına düştü bir bir usundaki sevinçler

avuçlarımdan yıldız yıldız

 

gözlerinin sıcaklığı kayar

gece saat on ikiyi vururken

gizlice yanağına düşen

 

özlem öpüşlerini kucaklar saçların

sense bir fırtına aymazlığıyla

iki damla gözyaşı biriktirip

 

içime akıttın ılık ılık…

 

10.09.2003  

 

YAŞLILIK ARKADAŞIMIZ: DEVREK BASTONU

                                                                      

Fahrettin Koyuncu

 

Devrek'e ilk kez 1992 yılında 9. Baston ve Kültür Sanat Festivali için gitmiştim. Rahmetli İbrahim Yıldız'ın fikriydi Devrek'te buluşmak. Buluştuk da. O yılki festival, kültür sanat insanlarının en çok olduğu festivaldi sanırım. Ben de genç bir şair olarak o güzel insanlarla konuşup görüşme olanağı bulmuştum festivalde. Kimler miydi o güzel insanlar? Sayayım: Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü, Osman Bolulu, Hüseyin Yurttaş, Mehmet Güler, İsmail Gençtürk, İhsan Üren, Ramis Dara, Hilmi Haşal, Nahit Kayabaşı, Asım Öztürk, Tacim Çiçek, Arslan Bayır, Demirel Babacanoğlu...

Devrek'e vardığımda, Mustafa Kademoğlu İbrahim Tığ'la tanıştırdı beni. Orada kaldığım birkaç gün boyunca sevgili İbrahim Tığ, ilgisini hiç esirgemedi, koşuşturup durdu bizler için.

O festivalden iki yıl sonra Zonguldak'a tayinim çıktı ve ben tam dokuz yıl Zonguldak'ta görev yaptım. Ancak işim sık sık gezmeme olanak veren bir iş değildi. Devrek'e bile birkaç kez gidebildim bu süre içinde. İbrahim Tığ'la dostluğumuz ise güçlenerek sürdü, hâlâ sürüyor.

2004 yazında İbrahim Tığ Denizli'ye geldiğinde  bir sanat edebiyat dergisi çıkarma düşünce-sinden söz etti ve benden destek istedi. Seve seve destek vereceğimi söyledim. Böylece "Şehir" dergisi Aralık 2004'te çıkmaya başladı.

Bu yaz, dokuz yıl kalıp ekmeğini yiyip suyunu içtiğim Zonguldak'a konuk olarak gittim. Oradaki dostlarımızla Zonguldak günlerimizi andım. Bazılarıyla güzel saatler, bazılarıyla da güzel günler geçirdim yeniden.

Zonguldak'a gidilir de Devrek'e, İbrahim Tığ'a uğramamak olur mu? Olmaz elbet. Ben de öyle yaptım. Sevgili İbrahim, her zamanki gülecenliği, ilgisi ve kocaman kahkahasıyla karşıladı. Hemen sanat, edebiyat, dergicilik konularına dalıverdik. İbrahim'e, Devrek bastonu hakkında ayrıntılı bilgi almak istediğimi, buraya gelmişken Devrek'in sembolü bastonun nasıl yapıldığını bana anlatacak, gösterecek biriyle beni görüştürmesini istedim. "Hay hay, o iş kolay " dedi İbrahim ve beni bir baston imal yerine, Tansel Usta'nın imalathanesine götürdü. İmalathanenin her yanı bastonlar ve baston yapımında kullanılan araç gereçlerle doluydu. El kameramın "record" düğmesine bastım ve gördüklerimi kaydetmeye başladım. İmalathanenin çalışanları, tornacı Umut Sarı ve bastonlara desen işleyen Kadriye Cicibaş, bir yandan işlerini yaparlarken bir yandan da sevgiyle gülümsediler kameraya. İbrahim ve ben uygun bir yer bulup oturunca Umut koşup çay söylemeye ve Tansel Usta'yı çağırmaya gitti. Bu arada İbrahim, bana, sahibi olduğu Bölge Haber gazetesinde yayımladığı "Devrek Bastonu ve Tarihi" adlı yazısını (18 Temmuz 2005, sayı: 554) gösterdi. Yazıdan bazı bölümleri buraya aktarıyorum buraya: "Devrek bastonculuğu 200 yıllık bir geçmişe sahiptir. Baston, sadece dayanak olarak yapılırken Medçiler sülalesinden Ali Ziya Efendi'nin teşvikiyle desenli bastonlar yapılmaya başlanır." Çeşitli bâdireler atlatan, bu arada marangozluğu öğrenen Ali Ziya Efendi, "1908 yılında çıkartılan bir afla İstanbul'a tekrar döner ve ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girerek aktif rol oynar." Bu arada çaylarımız geldi ve biz çaylarımızı Devrek bastonu tarihi okuyarak sürdürüyoruz: "1933 yılında Devrek bastonu Zonguldak'ta yapılan Yerli Mallar Haftasında sergilenir. 1936 yılında ise Aziz Selman Usta, Devrek bastonlarını ilk kez düzenlenen İzmir Fuarı'nda sergilemiş, ancak 1950'den sonra bastonculuk duraklama dönemine girmiştir. Devrek bastonculuğunun bu duraklama dönemi 1980'li yıllara kadar sürmüştür. Bu dönemde bastonculuk her ne kadar duraklama dönemine girmişse de, Devrek'te Hüseyin Salman, baki Bastoncu, Fehmi Işık ve Akif Usta'lar baston yapımını sürdürür. 1984'te Münteka çelebi, Devrek'te uzun yıllar bastonculuk sanatını icra eden Fehmi Işık Usta'nın yanında baston yapımını iki yılda öğrenir." İbrahim, "İşte Fehmi Usta'nın oğlu Tansel Usta da geldi" diyerek içeri giren Tansel Usta'yı gösterdi ve Tansel Usta'nın aslında üniversite mezunu olduğunu, ama kendi mesleğini değil, baba mesleği olan bastonculuğu yaptığını söyledi. Hoş beşin ardından İbrahim, Tansel Usta'ya benim baston yapımıyla ilgili bilgi almak için burada olduğumu belirterek sözü ona bıraktı. Tansel Usta, Devrek'in sembolü bastonu tanıtmaktan mutluluk duyacağını söyleyerek sözlerine başladı: "Baston yapımında kullanılan kızılcık ağacı, kasımla ocak arası kesilir ve iki yıl bekletilir. İki yılın ardından fırında ısıtılarak delikli tahtada doğrultulur, tornada yuvarlatılır." Kızılcık dalının tornada nasıl yuvarlatıldığını görmek için iç odada çalışan Umut'un yanına gidiyoruz. Umut, eğeyle bir kızılcık dalını yuvarlatmaya çalışırken gülümsüyor bize. Söz yine Tansel Usta'da: "Tornada yuvarlatılan kızılcık dalına testere ile model verilir. Model, törpüyle açılır. Sistire ve zımparayla te-mizlenir. Sapı da ceviz ağacından yapılır. Daha sonra  renklendirme işine geçilir. Renklendirme, kezzapla yapılır. Yakı kalemleriyle üzerine değişik desenler (yılan, çiçek, baklava dilimi, burma...) işlenir. Bastonun uç kısımlarına ağaç aşınmasın diye manda boynuzu takılır. Son olarak vernik sürülerek yapım işlemi tamamlanmış ve kullanıma hazır hale getirilmiş olur." Doğrusu, uzun ve  ilginç bir süreç. Keşke insanın zamanı olsa da baston yapımını baştan sona izlese, hatta izlediklerini kameraya kaydederek bir belgesel yapabilse. (Bilmiyorum, belki de yapılmıştır.)

Çaylarımız biteli epey olmuştu. İkinci çay teklifine evet diyemedim. Çünkü bütün gün çay içmiştim. Tansel Usta, ziyaretimizin anısına bir Devrek b